Uyku

Öykü: Gül Tanrıverdi


Dipsiz bir kuyunun içinde debeleniyordu Bekir. Bütün vücudu pelte gibi yatağa yapışmıştı. Gözlerini açmak istedikçe daha çok kapanıyor göz kapakları eriyordu sanki. Başı tonlarca ağırlıkla yastığa gömülmüştü. Bedenini kontrol edemiyor sağdan sola dönemiyordu. Uyku; bir ahtapotun kolları gibi her tarafını sarmış kıpırdaman yatıyordu. Kendine gelecek gibi oluyor ama toparlanamayıp yine kapanıyordu gözleri. Bekir su gibi aktı gitti karanlığa.

Melike kahvaltıyı hazırlamış kocasını uyandırmak için başına dikilmişti. Derin bir uykunun kollarında olan Bekir’e seslendi ama cevap alamadı. Eğilip yüzüne baktı kocasının uyumaktan ziyade sızmış bir hali vardı. Hasta olup olmadığını merak etti. Seslenildiğinde hemen uyanan adam neden bu kadar derin uyuyordu merak etti. Nefesine baktı normaldi. Yine selendi:

“Bekir kahvaltı hazır hadi kalk. Hadi ama!”

Ses seda yoktu. İçeri gidip bir çay doldurdu birkaç yudum içip bekledi onsuz bir şey yemek istemedi. Dayanamadı kalktı odaya gitti. Yatağın kenarına oturdu yine seslendi. Elini tutup kocasını kendine çekmeye çalıştı. Bedeni ağırlaşmış adamı kaldıramayınca yatağa geri bıraktı. İç geçirerek ona baktı. Duymadığını bile bile söylendi yüzünü ekşiterek.

“Ne uykusu bu böyle ölüm uykusu gibi bir pazarımız vardı beraber kahvaltı yaptığımız onu uyumakla geçiriyorsun.” dedi

Bekir kıpırdandı; gözlerini aralayama çalıştığında karısına benzemeyen gölgeler geçti gözünün önünden kafasını toparlamaya çalıştı olmadı. Bir gariplik vardı kendisinde. Yataktan çıkmaya çalışırken ayaklarının büyüdüğünü gördü. Bedenine baktı oldukça irileşmişti. Gölgeleri takip edip dışarı çıktı. Gövdesi devleşmiş elleri ayakları kocaman olmuştu. Yürümeye çalıştıkça yalpalıyordu. Yere her basışında toprak eziliyor ayağı yere gömülüyordu. Bulutları elleriyle tutacak kadar gökyüzüne yakınlaşmıştı. Şaşkın bir şekilde etrafına bakıyordu. Kuşlar yanından geçiyor yeryüzü avuç içi kadar gözüküyordu.

Şehir ayaklarının altında kayıp gidiyordu. Dengesini kaybederek karınca kadar küçülmüş binalara, arabalara, insanlara basmaya başladı. Korkmuştu neler oluyordu. Her adımda bir bina çöküyordu. Asansörle çıkmakla bitmeyen o gökdelenler attığı bir adımıyla ufalanıyordu. Ayaklarını koyacak boşluk arıyor bulamıyordu. Atlaya atlaya geçmeye çalıştığı her yer yıkıntı haline dönüşüyordu. Eğilip eliyle aldığı insan topluluklarını kurtarmaya çalıştı. Hepsini bir kenara itinayla koymaya çalışıyordu fakat eli o kadar büyümüştü ki değdiği yerler yıkılıyordu.

Bekir devleşmişti bu halden nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Adımlarını açarak boş bir araziye gelene kadar yürüdü. Nerede olduğunu bilmeden ilerliyordu. Yüreği çırpınırcasına çarpıyor vicdan azabıyla yanıyordu. Onca insanı ezdiğine, binaları yıktığına inanamıyordu. Kendisini bulduğu boş araziye bıraktı. Etrafında kimseler yoktu. Kocaman ellerine, ayaklarına baktı. “Nasıl oldu bu! Nasıl büyüdü bedenim?” dedi. Gözlerinden yaşlar fışkırdı. Canı yanıyordu. Utanmadan sıkılmadan bir çocuk gibi ağladı. Eski haline dönebilecek miydi? Sinirleri boşalmış ağlamaktan her tarafı titriyordu. Bulunduğu yere şöyle bir baktı ezilmesinden korktuğu bir şey göremeyince kıvrılıp yattı. Öyle yorgun ve perişandı ki derin bir uykuya kendini bıraktı.

Melike ne yaptıysa uyandıramadı kocasını. Bekir gözlerini ne zaman açmaya çalışsa “Hah şimdi uyanıyor.” diyor ama bir türlü uyanmıyordu. Bu uyku neyin nesiydi? Artık sinirlenmeye başlamıştı. Bir haller vardı kocasında ne içmişti de bu hale gelmişti.

“Yoksa ben mi sorun ediyorum yarım saat daha bekleyeyim.” dedi Melike salona geçti.

Televizyonu açtığında gördüğü manzara yüreğini hoplattı. Haberlerde deprem olduğu söyleniyordu. İnsanlar ölmüş, binalar yıkılmış şehir yerle bir olmuştu. Gökdelenler tuzla buz olmuştu. Görüntülere dayanamayan Melike birden ağlamaya başladı. Koltuğa oturup bir süre televizyonu seyretti. Yardım edebilmek için neler yapabileceğini düşündü. Ölen çocukları görünce eli bağrında kalakalmıştı. Bir bardak su içmek için mutfağa gittiğinde kahvaltı masasına gözü takıldı. Deprem haberine kendini öyle kaptırmıştı ki Bekir’i unutmuştu. Yüreği dağlanarak yatak odasına gitti. Bu sefer Bekir’in omuzlarından tutup onu şiddetle sarstı. Yüksek sesle bağırdı:

“Kalk artık yeter! Deprem olmuş insanlar ölmüş sen hâlâ uyuyorsun.” Sinirlenmişti Melike.

Kocası tepki vermeyince tepesi attı:

“Demek kalkmıyorsun ben sana yapacağımı bilirim.” dedi öfkeyle.

Yorganı üstünden çektiği gibi attı yere sonra deli kuvveti geldi üstüne. Ayaklarından çektiği gibi yataktan aşağı indirdi kocasını. Kafası yere çarpan Bekir sersemlemiş halde kıpırdanıp homurdanarak: “Ah başım.” dedi. Koltuk altlarından tutarak çekmeye çalıştı Melike ama kuvveti yetmedi. Ağırlaşan bedeni iyice salmıştı. Ayaklarından çekerek sürüklemeye karar verdi bu daha kolay olacaktı. İnatla çeke çeke banyoya kadar getirebilmişti. Uykudan yanan gözlerini aralayan Bekir:

“Bırak beni ne yapıyorsun niye çekip duruyorsun?” dese de inadından vazgeçmedi karısı. Duşu açıp üstüyle başıyla duşa sokmaya başardı. Soğuk su titretti Bekir’i ama oturdu kaldı orada öylece. Devleşmiş bedeni buraya nasıl sığmıştı anlayamadı. Islandıkça kendine gelmeye başladı, bu sefer sudan yanan gözleri canlandı. Neler olduğunu anlamadan duşun içinde hâlâ oturuyor karısına şakın şaşkın bakıyordu. Bedeninden ince bir zar gibi soyulup akan uyku yerini ferah zinde birine bırakmıştı. Elleri ayakları küçülmüş eski haline dönmüştü. Hayretle baktı kendisine. Eliyle “Yeter” işareti yaptı. Suyu kapatan Melike elini beline koyarak:

“Nihayet kendine gelebildin. Ne içtin de bu kadar uyudun?” dedi kinayeli bir ses tonuyla.

Oturduğu yerden kalkarken mırıldandı Bekir: “Lanet bir uyku ilacı yüzünden…” dedi ama karısı duymadı.

Üstünü değiştirip salona geldi oturdu. Melike sert bir kahve yapıp getirdi. Dev halini düşünmeden duramıyordu. Kafasının dağılması için televizyona göz attı. Deprem haberini görünce irkildi. Binaların yıkılması insanların karınca gibi ezilmeleri kafasını karıştırdı. Bütün bunlar o uyurken mi olmuştu? Kafasını kaşıdı gözlerini devirdi düşünceye daldı. Depremin olduğu zamanlarda o da devleşmiş koca ayaklarıyla basarak şehri ezip geçmişti. Onca insanın ölümüne sebep olduğunu hatırladı. Olanları kendisinin yaptığını düşündü. Bütün bunlar beyninin ona oynadığı bir sanrıdan başka bir şey olamazdı. Canı fena halde sıkılmış göğüs kafesi daralmıştı. Melike’ye sezdirmeden yatak odasına gitti. Çekmecesine koyduğu uyku ilacını aldı içindekileri okudu. Uyku hariç her şeyi yaptığı aşikârdı. İlaçları avucuna boşalttı banyoya gidip klozetin içine hepsini attı. Sifonu çekti. Arkasını döndüğünde karısıyla yüz yüze geldi.

“Ne ilacıydı onlar uyumana sebep olduğuna göre. Gizli gizli ilaç mı kullanıyordun?” dedi Melike gözlerini kısarak.

Pişman olduğu gözlerinden okunan kocası:

“Uyku ilacıydı bir daha kullanır mıyım? Beni ne hale getirdi.” dedi.

“Bilmez miyim sabahtan beri seni uyandırmaya çalışmaktan helak oldum. Hiç uyanmayacaksın zannettim.” diye cevap verdi kadın.

Birlikte salona geçerken Bekir durakladı karısına dönerek:

“Biliyor musun bir an o depremi benim yaptığımı, onca insanı öldürdüğümü düşündüm.” dedi.

“Kim bilir belki de sen yapmışsındır.” dedi imalı bir sesle Melike.


Bu eserin tüm hakları Gül Tanrıverdi’ye aittir. Kendisinin izni ile ozsahiner.com’da yayınlanmıştır.

Geri

Gül Tanrıverdi Eserleri


Gül Tanrıverdi - Turuncu Boşluk

Turuncu Boşluk


Turuncu Boşluk, Gül Tanrıverdi'nin, Mevila ve Ruhum Seni Tanıyor'dan sonra, üçüncü kitabı. Her öyküsü ve kitabıyla, Tanrıverdi bir adım daha ileri götürdü dilini…

Devamı…
Gül Tanrıverdi - Ruhum Seni Tanıyor

Ruhum Seni Tanıyor


Kara kutudan bir ses geliyor. Tarifi mümkün olmayan bir hisle yaşadığım bir serinlik. İçimi kaplayan ateşin üstüne dökülen su. Bir şelale akışı gibi olan bu suyun verdiği…

Devamı…
Gül Tanrıverdi - Mevila

Mevila


Gül Tanrıverdi'nin öykülerinin çoğu, avucumuza kor bırakıyor. Yakıyor. Bu yakışın gerisinde nice acılar, anılar vardır kim bilir?…

Devamı…

Edebiyat Yazarından Paylaşımlar

Hikâyeler, Paylaşımlar, Haberler…